Çamaşır Kurutma Makinesi Tavsiyem ve Nedenleri

2 yorum

Çamaşır asmak ve kurumasını beklemek, kuruduktan sonra toplamak, renkli - beyaz - açık renkli şeklinde ayırmak derken yaklaşık üç ay önce isyan bayrağını çektim. Hemen tüm kadınlar bilir ki bunların hepsi bir mesai ister ve çalıştığım için o yorgunlukla bunları yapmak özellikle son zamanlarda işkenceye dönüşür oldu ve eve bir çamaşır kurutma makinesi almak şarttı. Aslında bizim çok önceleri bu konuyla ilgili birkaç girişimimiz olmuştu ama o zaman olumsuz çok yorum vardı ve bu alandaki teknoloji şimdiki kadar gelişmiş değildi. Mesela A sınıfı bir kurutma makinesi yoktu. Hepsi B'den başlıyordu.


En son artık hamileliğimle birlikte girdiğim yoğun iş temposuyla beraber yıkanacak ve asılacak çamaşırlar dağ gibi birikmeye başlayınca benim söylenmelerim artık ciddi bir boyuta geldi ve Mert'le sıkı bir arayışa girdik. İlk sorumuz herkes gibi "Çamaşır makinemizi değiştirip yerine kurutmalı çamaşır makinesi mi almalıyız? Yoksa makinemizi değiştirmeyip bir de ayrıca çamaşır kurutma makinesi mi almalıyız?" oldu. Daha sonra banyomuzda ayrı bir makineyi koyacak yerimiz olmadığı için kurutmalı çamaşır makinesi almaya karar verdik ve marka seçimi için araştırmalara başladık.


Tabii ki sosyal medya bu iş için en iyi yer diye düşünerek Instagram hesabımdan yardım istedim ve konuyla ilgili pek çok tavsiye aldım. Bu tavsiyeler ve kullanan yorumları benim çok işime yaradı ve böylece birkaç markayı direkt eledik. Instagram hesabımda yazdığım gibi çamaşır makinem evlendiğimiz yıl aldığımız Bosch marka idi. Diğer beyaz eşyalarımı da hep aynı marka almıştık ve 7 senelik evliliğimizde hiç problem yaşamadık. Bu yüzden markaya karşı hep bir sadakatim olmuştur. . Biz tabii ki bu nedenlerle ilk olarak Bosch marka kurutmalı çamaşır makinelerine baktık ama hiç tavsiye edilmediği gibi piyasanın üç katı gibi fiyatlar çıkarmışlardı. O yüzden elemek zorunda kaldık.


İlk olarak pek çok kişinin önerdiği Hoover ve Electrolux markalarını gezdik. Fakat ya ellerinde makine yoktu ya da son derece bilgisiz satış görevlilerinin ilgisizliği ve iş bilmezlikleriyle karşılaştık. Sonradan bunu "Herşeyde bir hayır var" a yorduk tabii ki :) En sonunda dedik ki biz yine de bir Bosch bayisine gidip görüşelim. İyi ki de gitmişiz. Aklımızdaki bütün soru işaretlerini kaldırdığımız gibi fikrimizi de 180 derece değiştirip ayrı bir kurutma makinesi almaya karar verdik. Hani yeriniz yoktu diyeceksiniz, evet yok ama kurutma makinesi sadece elektrikle çalışan, herhangi bir su doldurma boşaltma mekanizması olmayan bir alet ve evinizin herhangi bir noktasına kurabilirsiniz. Elektrik fişinin takılması yeterli. Zaten sadece kurutma makinesi olacağı için o bahsettiğim üç katı fiyatlar da yoktu. Gayet makul bir fiyata aldık. Böylece çok sevdiğim 8 kilo yıkama kapasiteli çamaşır makinemi de değiştirmemiş oldum. Yer olarak da yatılı misafir odası ve kütüphane olarak kullandığımız odamızı seçtik. Köşede tam makineye uygun bir yerimiz bile vardı.


Bizim aldığımız makinenin modeli WTW83460TR diye geçiyor ve 8kg kurutma kapasiteli. Benim için en güzel tarafı 8 kg kapasiteli çamaşır makinemden çıkardığım ıslak çamaşırları elemek zorunda kalmadan direkt kurutma makinesine atmak oldu. Biraz araştırdığınızda göreceksiniz ki yıkamalı kurutma makinelerinde yıkama ve kurutma kapasiteleri birbirinden farklı. Örneğin 8 kg'lık yıkama kapasitesi olan makine 4kg kurutuyor ve içinden elemek zorunda kalıyorsunuz. 


Gelelim kullanım sonrası yorumlarıma... Kurutma makinemizi alalı üç ay oldu ve resmen kendisiyle aşk yaşıyoruz:) Evde en sevdiğim alet kendisi çünkü hayatımda inanılmaz bir değişim yaşattı:) Günlerce yıka as, kurumasını bekle derdinden bizi kurtardı. Şöyle ki haftada bir gelen yardımcı ablamız var. Kendisi temizlik ve ütü işlerini yapıyor. O gelmeden bir önceki gün içinde tüm çamaşırları yıkayıp kurutmuş oluyorum. Benim çamaşır makinemin yıkama süresi programına göre 1-2 saat arasında değişiyor. Kurutma makinem de ortalama aynı süre içinde kurutuyor. Hal böyle olunca bir taraftan yıkanırken diğer tarafta kurutabiliyorum ve haftalık biriken 3-4 makine çamaşır aynı gün içinde bitip ütüye hazır hale geliyor. 

Zamandan tasarrufum ve asma işiyle uğraşma zahmetinden kurtulmamın haricinde evde ciddi anlamda bir toz azalışı da söz konusu. Her çamaşırı çırparak serme sonucunda etrafa saçılan tozların hiç de yadsınamayacağını söylemem gerek. Öyle ki her çamaşır sonrasında toz toplama bölümünde bir yumak toz birikiyor ve onları topluca çöpe atabiliyorum. 

Herşeyi kurutma makinesine atıyor musun derseniz ben şimdiye kadar herhangi bir küçülme vakasıyla karşılaşmadım ki herkes bu konuda beni uyarmıştı. Fakat yine de çok hassas bluzlarımı ve Mert'in gömleklerini atmıyorum. Onları da 1-2 dakika içinde kurutma askısına sermek çok zaman almıyor. Ben asıl Nil'in minik çorap ve çamaşırlarına eklenecek ikinci miniğin çamaşırlarını tek tek asmaktan kurtuldum ona seviniyorum. Yoksa o minik minik çamaşırları asmakla ömrüm geçecekti:) 

Kısacası eğer bizim gibi üç kişilik ailede ordu gibi çamaşır biriktirme kapasitesine sahipseniz (!) ve çamaşır asıp toplamaktan bıktıysanız hiç düşünmeden gidin bir kurutma makinesi alın derim. 

Edit: Çamaşır makinesinden daha az ses çıkarıyor ama evet bir sesi var. Öyle "silent technology" dediklerinden değil. Sanırım o teknoloji için de biraz beklemek lazım. A ++ olduğu için faturamızda hiçbir değişiklik olmadı. Son olarak odayı da ısıtmıyor. Sadece kurulumu yapan görevli kapı ya da pencere açık olsun oda kapalı kalmasın demişti. Kapımız hep açık zaten. Odada kalan biri varsa o yatarken çalıştırmam sanırım.

Yukarıda yazdıklarım tamamen kendi deneyimlerimin bir parçası. Bosch ile de müşteri ilişkisi dışında bir alakam yok. Bunu da belirteyim aklınızda soru işareti kalmasın :)
Read More »

İkinci Hamilelik Nasıl Geçiyor

2 yorum

Bu yazıyı hamileliğimin 23. haftasında hastanede üç tüp kan alımı üstüne şeker yüklemesi yapıldıktan sonra lobide beklerken yazıyorum. Tam üç saat hastane sınırlarına çıkmamam gerekince "Madem bu kadar boş zamanım var; ben de yazmak için biriken yazılarımdan birine el atayım." diye düşünerek bilgisayarımı yanıma aldım ve çok da zaman geçmeden (hamileliğin yarısını geçtim - daha ne kadar gecikmeyeceksem :) ) 'İkinci hamilelik nasıl bir şey?', 'Neler değişti?' yazımla bu araya bir son vermek istedim. 


Sanırım benim kaderimde hiç bir zaman yatarak, dinlenerek geçirilen bir hamilelik olmayacakmış ki her ikisi de inanılmaz yoğun ve bir o kadar da yıpratıcı süreçlerden geçerek ilerledi. Daha önceki yazılarımdan takip edenler bilirler: İlk hamileliğim tez yazarak son derece sıkıntılı geçmişti. Temmuz gibi jüri karşısına geçip tamamladıktan sadece bir buçuk ay sonra ise Nil doğmuştu, yani sadece o bir buçuk aylık süreçte rahat bir dönem geçirmiştim. O da zaten bebek hazırlıkları ile geçmişti. Bu hamileliğimde ise kendi üniversitemde çalışırken part time özel üniversitede ders verme teklifini kabul ettikten üç hafta sonra öğrendiğim hamileliğimle kendimi büyük bir koşuşturmaca ve yorgunlukla geçen günler içinde buldum. 6. hafta ile 20. hafta arasında geçen 14 hafta (tam 3.5 ay) benim için kabus gibiydi. İnanılmaz mide bulantılarım vardı ve sorumluluklarımı yerine getirmek zorundaydım. Ben mizaç olarak çabuk pes etmeyi ve insanları hayatının akışına göre yönlendirmeyi sevmeyen biriyim. Böyle insanlardan da hiç hoşlanmam. Evde eşiyle yaşadığı problem yüzünden tüm gün çalışma arkadaşlarına surat yapan insanlar kadar eleştirdiğim ve yanlış bulduğum bir şey daha yok. Kimse kimsenin özel hayatında yaşadıkları yüzünden birbirini çekmek zorunda değil. Ben de hamilelikle ilgili yaşadığım sıkıntıları bu dönemde olabildiği kadar kimseye yansıtmamaya çalıştım ve derslerimi elimden geldiği kadar düzenli götürmeye gayret ettim. Doktorumun sana iki haftalık rapor yazacağım dediği son noktada bile istemedim ve alnımın akıyla çok şükür ki bu süreci tamamladım. Fakat çok yıpratıcıydı ve kimseye yansıtmadım derken Mert'i kastetmedim. Tüm sıkıntılarımı çekti, mide bulantılarım yüzünden giremediğim mutfakta yemek de yaptı. Tüm hayıflanmalarımı da dinledi. Sevgili eşime teşekkürüm ayrı ama iyi günde kötü günde dedikleri bu olsa gerek. İyi ki vardı ki onun sayesinde bir nebze daha kolaylaştı hayatım. 


Aynı anneden farklı çocuklar nasıl oluyorsa her hamilelik de birbirinden farklı ilerlermiş. Nil'de de mide bulantılarım olmuştu ama bu bambaşka geçti ve sabah öğle akşam sırf bulantılarımı bastırsın diye kuru tost yedim. Bu da bana bir hayli kilo aldırdı aslında. 23. haftamda 10. kilomu almış bulunmaktayım. Nil'de toplam 20 kilo ile hamileliğimi bitirmiştim ve bu kiloları aşırı tatlı yememe bağlamıştım. Bu hamileliğimde ise neredeyse hiç tatlı yemiyorum (canım hiç istemiyor) ama o tostlar bir şekilde kilo olarak bende kaldı. Bakalım bu hamilelik kaç kilo ile bitecek? 


Hamilelik kilolarını dert ediyor musun diye sorarsanız ilkinde çok endişeli olduğumu ama bu hamileliğimde hiç umursamadığımı söyleyebilirim. İlkinde endişeliydim çünkü verememe olasılığım vardı ve bu ilk tecrübemdi. Fakat gördüm ki doğru beslenmeyi öğrenince bu kilolar kalıcı değil ve hızla vücudunuzu terk ediyor. Tabii bu süreçte oturup tatlılar, hamur işleri yerseniz bu pek de mümkün olmaz. Doğru beslenmeyi de Nil 6 aylıkken gittiğim diyetisyenim ile öğrendim. Artık ne yiyip ne yememem gerektiğini çok iyi biliyorum ve şu an yaptığım tek şey 'çok yedim karnım çıktı' derdi olmadan dilediğim gibi yiyip içmek:) Bir daha bu fırsatı yakalayamayacağım neticede:) 


Ve gelelim Nil'e... O bu süreci çok mutlu geçiriyor çünkü bir ara sürekli "Anne benim de kardeşim olsun; evde oyun oynayalım; ben onu çok severim" gibi cümlelerle okuldan geliyordu ve hayalleri gerçek oldu. Kardeşinin cinsiyetini öğrenmeden önce ise erkek olma olasılığını sürekli reddediyor, "Erkek olursa geri göndeririz!" gibi tuhaf ve komik cümleler sarf ediyordu. Biz "Olur mu? O senin kardeşin, onu da çok seversin" diyerek tüm dil dökmelerimize rağmen bu olasılığı reddediyor; "Hayır, benim kız kardeşim olacak." deyip duruyordu. O kadar çok söyledi ki bir şeyi 40 kere söylersen olurmuş misali cinsiyetini öğrendiğimizde onun için bir ayrı sevindik. Bebeğin cinsiyeti tabii ki bizim için de önemli değildi. Önemli olan sağlıklı olmasıydı ama içimizde bir yerlerde biz de hep kız olsun istiyorduk ki bunu en yakınlarımız iyi biliyorlardı. Hep iki kız olurlarsa birbirleri ile hayat boyu arkadaş, birbirlerine yoldaş olurlar diye içimizden geçirdik yalan yok. Umarım birbirilerini çok severler ve her daim birbirlerine destek olurlar. Peki Nil'deki bu sevinçli ve heyecanlı süreç kardeşi doğduktan sonra da devam edecek mi derseniz o konuda ne desem yalan olur çünkü bu konuda herhangi bir tecrübem yok. Fakat ben yine de gönlümü ferah tutup pozitif bakmayı tercih ediyorum ve bu sürecin doğrudan bizimle alakalı olduğuna inanıyorum. Umarım bu sınavları da en güzel şekilde atlatırız...

Read More »

Zootropolis Galası ve Yorumlarım

0 yorum

Cumartesi günü Disney'in yeni filmi İngilizce adıyla "Zootopia" Türkçe adıyla "Zootropolis"in galasına davetliydik. Disney filmlerini hep çok sevmişimdir. Bir de animasyon olunca hemen planlarımız arasına dahil ettik. 


Nil'i üç yaşından beri çok sık olmasa da sinemaya götürebiliyorum ve o da benim gibi film izlemeye bayılıyor. Patlamış mısır alıp film izlemek bizde şimdiden bir ritüel haline geldi. Bazen evde de mısır patlatıp bu ritüeli devam ettiriyoruz ama bence en önemlisi hiç sıkılmadan izleyebilmesi. "Ben sıkıldım" ya da "başka bir şey yapalım mı" dediğini hatırlamıyorum mesela. Sonuna kadar tüm animasyon ve çizgi filmleri izliyor. Ben zaten biraz da kendi kontrolümde olması için küçüklüğünden beri izlediği - izleyeceği çizgi filmleri kendim de izliyorum. Belki beraber izlediğimiz için belki de TV bizde sınırlı olduğu için bu tip filmleri izlemeyi bir ayrı seviyor.

Galada filmi beklerken... Sude ve Ada ablalarına çok teşekkür ederiz. Sayelerinde çok güzel zaman geçirdi. Annelerinin dopdolu blogu da burada: www.latigul.com


Ve filmi beklerken herkesin elinde telefon ve kameralarla beklediği an geldi: Filmin ana karakterlerinden tilki Nick'i seslendiren Cem Yılmaz da oradaydı ve salona gelir gelmez etrafı bir anda selfie yapmak isteyenlerle çevrildi. Bizim o kalabalığa girmemiz hem mümkün olmadı hem de ben açıkçası çok istemedim. Nil için çok bir şey ifade etmiyordu. Fakat bir önceki Disney filmlerinden biri olan Frozen'da Elsa kostümlü kızla fotoğraf çekinmek için kuyruğa girdiğimizi de belirtmeden geçemeyeceğim:) 


Karnımdaki beş aylık miniğin de ilk filmlerinden biri olarak tarihe geçebilir. 

,,

Ve patlamış mısırlarla film izlemeye hazırız...


Gelelim filmle ilgili yorumlarıma... Öncelikle film 10 Haziran 2016 tarihinde gösterime girecek. Ben normalde animasyonları orijinal seslendirmeleriyle izlemeyi daha çok sevmeme rağmen Zootropolis dublajının şahane olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Cem Yılmaz Nick karakterini harika seslendirmiş ama diğer karakterlerin seslendirmeleri de kesinlikle çok başarılıydı. Gönül rahatlığıyla Türkçe dublajlı olanına gidebilirsiniz. Eklemek istediğim bir diğer detay ise bu filme ailecek gidebileceğiniz çünkü sadece çocuklara değil büyüklere de hitap ediyor ve iki profili de çok güzel yakalıyor. Biz de en az Nil kadar eğlendik. İzlemek isteyenler için konusu hakkında detay vermek istemiyorum ama benim Inside Out'tan (Ters Yüz) sonra en sevdiğim animasyon oldu. Eminim siz de çok seversiniz. Bir hafta sonunuzu ailecek bu filme ayırmayı unutmayın derim. 


Bu da farklı açıdan "ailemiz büyürken Zootropolis galası pozumuz" :)

Şimdiden iyi seyirler...
Read More »

KÖY Zekeriyaköy'de Bir Gün

0 yorum

Geçtiğimiz Cumartesi, Anneler Günü öncesi Zekeriyaköy KÖY'de kahvaltıyla başlayan ve gün ortasına kadar keyifle devam eden bir etkinliğe davetliydik. Bir etkinlikte bizim anne baba olarak keyif almamız büyük ölçüde Nil'in eğlenmesiyle doğru orantılı olduğu için oradan çok mutlu ayrıldığımızı söyleyebilirim. Mutlu ayrılma kısmına nasıl geldiğimizi ise detaylı bir şekilde aşağıda okuyabilirsiniz.



İlk olarak konsepte uygun bir şekilde doğal ürünlerle kahvaltımızı yaptıktan sonra Nil hemen çocuklar için harika detaylarla hazırlanmış çocuk atölyesine gitmek istedi. Önce ahşap kuş kafeslerini istedikleri renklerle boyadılar, daha sonra da üzerilerine istedikleri etiketleri yapıştırdılar. 


Bu etkinlik bir hayli zaman aldı ve Nil kendisiyle ilgilenen ablalarla atölyede zaman geçirirken biz de keyifle kahvelerimizi içtik. Aslında bu tip atölye çalışmalarını hem el göz koordinasyonu, hem de yaratıcılık gerektirdiği için biz ailecek çok seviyoruz. Hatta bazen bu tip atölye çalışmaları için çeşitli mekanlara gittiğimiz de oluyor. Hem çocuklar eğleniyor, hem de biz ebeveynler çocuklarımızın bir şeyler öğrenip kendilerine yeni gelişim alanları kattıkları için mutlu oluyoruz. Bu nedenle doğada koşup oynamanın yanı sıra bu tip bir atölye çalışmasının da olması günü hepimiz için daha da keyifli hale getirdi.


Kuş kafesi bittikten sonra T-Shirt boyamaya geçtiler. Yine boyanmaya hazır bir T-Shirt'ü kendi istedikleri gibi boyadılar.


Biz Nil'i bazen yanına giderek, bazense üst kattan el sallayarak takip ettik. O da bizim orada olduğumuzu bildiği için kontrol etmeye bile gelmedi:) Çocuk atölyelerinin aileden uzak bir yerde yapılmasını hiç bir zaman anlamam ve gereksiz bulurum. Bu atölyede ise hem bize son derece yakınlardı, hem de ayrı bir bölümde yer alarak rahatça hareket edebildiler.


Atölye çalışmaları biter bitmez çocuklar yavaş yavaş kendilerini onlar için hazırlanmış oyun alanına attılar. Aslında sadece çimler üzerinde koşturmaları bile yetti ama bir de oyun aletleri olunca daha da bir eğlendiler. Bazen hazır parkurlardansa çocukların tamamen yaratıcılığına bırakılmış oyun aletlerini ben daha anlamlı ve faydalı buluyorum. Örneğin, altı kumla dolu (sert zemine düşmemeleri için) yuvarlak tırmanma parkuru Nil’in de bizim de çok hoşumuza gitti çünkü her çocuk kendi yaratıcılığını sergiledi ve nasıl oynamak istiyorsa öyle oynadı. Kimi sallandı, kimi tırmandı, kimi içinden dışına tırmandı… Bir yere oturup ekrana bakmaları ile vücutlarını da oyuna dahil edip bedensel faaliyetlerde bulunmaları arasında öyle büyük farklar var ki! Gözlerindeki mutluluk anlaşılmayacak gibi değil. Biz normal zamanlarda da parka götürüp enerjisini atmasını sağlamaya çalışıyoruz zaten ve bunun mutlaka yapılması gerektiğini düşünüyorum.


Böyle keyifli bir günün olmazsa olmazı elbette dondurmaydı ve o da şakacı dondurmacı amca ile birlikte unutulmamıştı. Nil dondurma elinden kaçtıkça kahkaha krizlerine girdi ve yakalayana kadar epey çaba sarf etti ve sonunda yakalamayı başardı. 


Bitmeyen aktivitelerin üstüne sırayla tek tek tüm çocuklar dahil oldular ve animatörle beraber dans ettiler, oyunlar oynadılar, hopladılar, zıpladılar... Kısacası doğa içinde özgürce hareket ettiler. 


Günün sürprizlerinden biri ise Mustafa Sandal'dı. Bazen arabada "Ben Olsaydım" şarkısını duyunca  keyifle dinlediği Mustafa Sandal'ı Nil pek tanımıyordu ama o şarkıyı söyleyenin kendisi olduğunu söylediğimde poz vermeyi kabul etti. Yoksa eminim bu kadar kolay yanında durmazdı:)



Aktiviteler devam ederken yorulunca çimlere uzandık ve diğer aktiviteleri izledik ki bu bile çok keyifliydi. Şehir hayatında maalesef yeşilden çok griyi görmeye alışkın olduğumuz için çimenlerin üzerinde özgürce uzanmak bile terapi gibi geliyor insana.




Ve son olarak hızlanarak devam eden müzik ile dans etme aktivitesinde yer aldık. Bu aktivitede çocuklar anneleri ya da babalarıyla dans edecekti. Bu eğlence kaçmaz diyerek kendimizi ortaya attık iyi ki de atmışız çünkü çocuklar kadar biz anne babalar da eğlendik. 


Aktivite sonrası ödül ise çocukların dondurmadan sonra en sevdiği şeylerden biri olan balondu. Bir de istedikleri şeklin yapılacağını öğrenince havalara uçtular. 


Tabii ki bizim minik kelebek olmak istedi. Hem de pembe:)


Anneler günü öncesi KÖY Zekeriyaköy'de doğa ile iç içe, İstanbul'un karmaşasından uzak, temiz hava alıp bolca eğlendiğimiz bir gün oldu. Eğer KÖY Zekeriyaköy hakkında siz de daha detaylı bilgi almak isterseniz aşağıdaki link ve sosyal medya hesaplarından kendilerine ulaşabilirsiniz.

Read More »

KIRLENMEK GUZELDIR DEMEKTEN VE UYGULAMAKTAN CEKINMEYIN

0 yorum

Geçtiğimiz hafta sonu OMO ve Hürriyet Bumerang iş birliğiyle hazırlanmış harika bir etkinliğe ailecek katıldık. Etkinlik boyunca OMO’nun “Kirlenmek Güzeldir” felsefesiyle eş değer pek çok aktivite yapıldı ve Nil o kadar eğlendi ki etkinlik sonunda bize heyecanlı bir şekilde yaptıklarını anlatırken yorgunluktan arabada uyuyakaldı. Bu mutlu bir yorgunluktu ve her gün bu şekilde kirlenerek, doğa içinde, özgürce oynayarak zaman geçirmekten hiç sıkılmayacağından emindik ama ne yazık ki artık öyle bir toplumsal değişim içindeyiz ki bu ortamları çocuğumuza sunmak için ekstra gayret sarf etmek durumundayız. Oysaki bundan 15 – 20 sene öncesinde bu ortam pek çok çocuk için doğal ortamdı ve aileler belki bu doğal yaşantının çocukların üzerindeki olumlu etkisinin farkında bile değillerdi. Şimdi ise dediğim gibi bu ortamları ebeveynler olarak özel bir çaba ile yaratma gayretindeyiz. 


Tam da bu düşünceler içindeyken OMO etkinlik boyunca sadece çocuklarımıza yönelik değil, biz anne babalara da yönelik güzel bir program hazırlamıştı ve biz de Kirlenmek Güzeldir Türkiye Danışmanı Prof. Dr. Yankı Yazgan’dan çok önemli bilgiler aldık. Aynı zamanda kendisine aklımızı karıştıran soruları da sorma imkânı bulduk. Yankı bey ve OMO yetkilileri bizimle OMO Global Çocuk ve Oyun Araştırmalarının sonuçlarını paylaştılar. Araştırma bizi hem çok şaşırttı, hem de düşündürdü. Ben de edindiğim bu bilgileri sizlerle de paylaşmak istedim:

Araştırmanın bana göre en çarpıcı noktası Türkiye’de yaşayan çocukların %61’inin bir günde 1 saat ya da daha az sürede dışarıda vakit geçirdiği gerçeğiydi. Özellikle bu sürenin mahkûmların açık havada geçirdikleri süreden daha az olduğunu öğrenmemiz biz ebeveynleri bir hayli etkiledi. Hatta tam da bu konuda OMO’nun hazırladığı yeni reklamı izlerken gözyaşlarımızı zor tuttuğumuzu itiraf etmem gerek. İzlemeyenler için “Çocuklar Dışarı Çıksın” temalı reklam filmini de paylaşıyorum:  


Araştırmanın en çarpıcı boyutlarından biri de ebeveynlerin dışarıda oynamanın çocukların gelişimleri açısından ne kadar önemli olduğu konusunda bilinçli ve farkında olmaları. Bununla ilgili pek çok sebep var. Biz de toplantıda kendi kaygılarımızdan bahsederken pek çoğumuzun benzer kaygılar içinde olduğunu fark ettik. Eskiden mahalle kültürüyle büyüyen ve anneleri babaları olmadan sokakta dilediğince koşup oynayabilen çocukların güvenlik kaygısı ve yeni yaşam alanları sebebiyle var olmadığını birbirimize hatırlattık. Biz de şu anda pek çok yere nispeten güvenli bir semtte yaşamamıza rağmen ben de Nil’in benim gözetimim altında olmayan bir şekilde dışarıda oynadığını hayal bile edemiyorum. Bununla ilgili o kadar çok etken var ki hangi birini sayacağım konusunda endişeliyim. Fakat pek çok kişi gibi benim de en büyük kaygım güvenlik. Eğitimsizliğin ve suç oranının bir hayli yüksek olduğu bu dönemde çocuklarımız için dikkatli olmak zorundayız ve bu zorunluluk da maalesef çocuklarımızı olumsuz etkileyebiliyor. Biz her ne kadar elimizden geleni yapıp çocuk parkına ya da açık alanlara götürmeye çalışsak da herkeste böyle seçenekler ya da zaman mevcut olamayabiliyor. Ben de çalışan bir anne olarak bazı günler eve gelip sadece dinlenmek istiyorum ve her gün Nil’i dışarı çıkaramıyorum. Evet, kreşte güzel bir bahçeleri var ve her gün orada güzel zaman geçirdiklerini biliyorum ama bu elbette ki yetmez diye düşünüyorum. 



Prof. Dr. Yankı Yazgan’ın bir diğer değindiği konu ise ailelerin ekranlara bakıcılık görevi üstlendirmesi. Bu konudaki düşünceleri şu şekilde:  “Dijital dünyaya doğan bir nesil yetiştirdiğimiz gerçeğini kabullenmeliyiz, çocukların dijital teknolojiyle iç içe büyümesine karşı çıkmak hayatın akışına aykırı. Burada dikkat edilmesi gereken teknolojiyi ve ekranları çocuk bakıcısı olarak ya da ilişkiyi, sahici deneyimi engelleyici biçimde kullanmamak.. Ekran ile ilişki artıp ekran hem bir oyun yeri ve hem de oyun arkadaşı haline gelince oyun dengesizliği karşımıza çıkıyor. Ebeveynlere düşen sorumluluk, içeride ve açık alanda oynanan oyunlar ile ekran başında ve ekran dışında oynanan oyunlar arasında bir zaman dengesi kurabilmeleri için çocuklarına rehber olmak”. 

Yankı beyin dediği gibi çağın gerekliliği olan teknolojiden çocukları tamamen uzaklaştırmak bir çözüm değil ama etkili ve amaca uygun kullanmalarını sağlamak ve de kontrol altında tutmak çok önemli. 



Sonuç olarak ne olursa olsun hiçbir sanal ortam, ekran ya da oyuncak dışarıda oynamayla eş değer değil ve bunu bilimsel gerçekler de bize bir kez daha gösteriyor. Bu konuda daha da bilinçlenmemize ve kamuoyunda genel bir farkındalık yaratmaya büyük çaba gösteren OMO’yu bu büyük proje için bir kez daha takdir ettim ve kendilerinin pek çok kurum ve kuruluşa rol model olduklarını düşündüm. Benim ekleyebileceğim tek şey farkındalığımızı eyleme dönüştürme fikrinin gerçeğe taşınması ve bu konuyu ertelememiz çünkü çocuklarımız çok çabuk büyüyorlar ve açık havada oynamanın zevkini doyasıya almış bir çocuğun mutluluğunun hiçbir oyuncağa sahip olmakla aynı olacağına inanmıyorum. Reklamda belirtildiği gibi “bırakın çocuklar sokağa çıksın.” 

Yazımı bitirmeden bir de duyuru paylaşmak istiyorum: 28 Mayıs Dünya Oyun Oynama Günü ve Beşiktaş'ın çeşitli semtlerinde çocuklar için çok güzel etkinlikler düzenlenecek. O güne plan yapmayın ve bu harika günü kaçırmayın derim.




Read More »

Tüm Unutkan Anneler’in Anneler Günü kutlu olsun!

0 yorum

Anneler Günü geldi çattı… “Hep daha iyisi” diyerek bebeklerin ve annelerin isteklerine her zaman en iyi şekilde cevap veren, Türkiye’nin yeni bebek bezi ve ıslak havlu markası Sleepy, Unutkan Anneler’e teşekkür ederek onları unutmadığını gösterdi.
Bir zamanlar uyku kelimesini en sıcak kelime olarak tanımlayan, %50 indirimleri ve yeni sezon çantaları kaçırmayan, en son çıkan filmlere en önce giden, yemek keyfinden asla ödün vermeyen, küçük bir temizlikten sonra bile en az 3 saat dinlenen ve fönsüz dışarı adımını atmayan ama bir gün, dünyalarını değiştiren o büyük mutluluk ile birlikte dünyaları unutan tüm Unutkan Anneler’in Anneler Günü’nü büyük bir coşku ile kutladı.
Kendilerini çocuklarına adaya Unutkan Anneler’i unutmayan Sleepy, Anneler Günü için özel olarak hazırladığı ajandası ile de tüm annelerin kalbini çalmayı başardı. #unutkananneler hashtag’ini kullanarak Instagram ve Twitter sayfalarında paylaşımda bulunan ve Mayıs Ayı boyunca market.sleepy.com.tr adresinden alışveriş yapan herkese dağıtılacak bu ajanda ile tüm bir yıl mutluluk ve bol bol gülümsemeyle geçecek.
Sleepy, en sevdikleri pastanın son dilimini her zaman çocuklarına ayıran ve gerçek sevginin ne anlama geldiğini varlıklarıyla kanıtlayan Unutkan Anneler’e “İyi ki varsınız…” diyor ve kalpten bir teşekkür gönderiyor.


Bir boomads advertorial içeriğidir.
Read More »

Anadolu Yakası - İlkokul Ararken

0 yorum


Zaman hızla akıp giderken ebeveynler olarak en çok düşündüğümüz konulardan biri kuşkusuz çocuklarımızın gideceği okulu seçmek. Büyüdüklerinde seçecekleri okullarla ilgili sadece fikir vermenin rahatlığıyla çekeceğimiz hafif yükün aksine bu dönemde üzerimizde büyük bir sorumluluk ve doğru karar verme kaygısı yaşıyoruz ki bu gayet normal çünkü ilkokul - adı üstünde eğitim hayatına attıkları ilk adım ve belki eğitim hayatları için belirleyici olan pek çok unsurun oluşacağı ilk yer. Bu amaçla doğru okul seçimi pek çok anne babanın ortak kaygısı. Fakat ortak kaygı derken beklentilerin de birbirinden tamamen farklı olduğunu söylememe gerek yok. Kimi veli için en önemli unsur sosyal seçeneklerken kimi için akademik alt yapı başı çekebiliyor. Hiç birini düşünmeyip "en iyi okul eve en yakın okuldur" düşüncesini benimseyen de azımsanamayacak kadar fazla. İşte tam da bu düşünceler aklımda dolaşırken arkadaşımın kızını gönderdiği KALEV ( Kadıköy Anadolu Lisesi Eğitim Vakfı) İlkokulu'nun tanıtım daveti vardı ve ben de ilkokul arayışı içinde olan bir ebeveyn olarak bu fırsatı kaçırmadım. 

Ataşehir'de sakin bir bölgede yer alan okula gittiğimizde bizi karşılayan okul müdürü Bahtışen Yıldırım, müdür yardımcısı Demet Kır ve Kadıköy Eğitim Vakfı koordinatörü Sibel Mutlu Küpeli ile sohbet etme şansımız oldu. Kısa bir tanışmanın üstüne Bahtışen hanım bize okul ile ilgili bilgiler verirken sorularımızı cevapladı. Ben en önemlilerini sizler için not alıp derledim ve benim gibi okul arayışında olan aileler için fikir vermek istedim: 


* Öncelikle KALEV hiç bir zaman zincir okul olmayacakmış. Bahtışen hanım yakında aynı semtte bir orta okul açacaklarını ama onlarca şubesi olan bir okula dönüşmek gibi bir hedeflerinin olmadığını bize iletti.

* Öğretmen seçimi yaparken deneyimli fakat genç bir öğretmen kadrosu hedeflediklerini söyledi. 20 senelik defteriyle ders anlatan öğretmen yerine deneyimini yenilikle harmanlayan öğretmenler seçtiklerini vurguladı ki bu önemli bir detay bana göre de. 

* İstanbul'daki pek çok lisenin bir mezun kitlesi olduğunu düşünürsek Kadıköy Anadolu Lisesi mezunlarının bir üst kimlikle hareket etmediklerini, aksine her ortama rahatça uyum sağlayacak bir eğitimden geldiklerini ve KALEV ilkokulunun da aynı temellerle eğitime devam ettiğini de notlarımın arasına ekledim. 

Okulun fiziki koşulları ile ilgili gözlemim ise aydınlık, ferah ve normal okul standartlarında olması ki ben "özel okulum" diye bağıran okulları sevmiyorum. Bu noktada okulun bir eğitim yeri olduğunu hatırlamakta fayda var. 

Okulla ilgili gerekli bilgileri edindikten sonra uzman psikolog Naz Bozok bize çok faydalı ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız bir sunum yaptı. Konu "Oyun, Oyuncak ve Değişimi" üzerineydi. Oyun ve oyuncağın öneminden detaylı olarak konuşsak da Naz hanımın okulla ilgili bahsettiği konular bende daha yer etmiş olacak ki ilk aklıma gelen rehberlik birimi ile ilgili olan tavsiyesiydi: Bize rehberlik servisinin bir çözüm yeri değil, tespit yeri olduğunu örnekleriyle anlattı ve çocuklarımızın göremediğimiz bir problemi olur da rehberlik birimi tarafından tespit edilirse bunu ayrıca ele almamızı, rehberlik birimin görevini problem tespiti yaparak tamamladığını bilmemizi istedi. 

Benim fikrimi ve seçimimi sorarsanız Nisan ayındayız ve şu okulu seçtik diyemiyorum. Arayışlarım devam ediyor. Fakat KALEV hakkındaki fikrim Anadolu yakasında yaşıyorsanız ve özel okul diye bağırmayan, iyi bir okul arıyorsanız bir gidin görüşün derim. Benim en çok hoşuma giden köklü bir eğitim sisteminden gelen bir okul olması nedeniyle ayaklarının yere sağlam basması ve bu köklü sistemi ilkokula yansıtacak olmaları. 

Daha detaylı bilgi için http://www.kalevilkokulu.com/ sitesine bakabilirsiniz. 
Read More »

İpana Luxe Perfection Beyazlatıcı Diş Macunu yorumlarım

0 yorum
Doğru makyaj, dolgun kirpikler, bakımlı bir cilt, hacimli saçlar… En önemlisi de beyaz dişlerle sağlıklı, güzel bir gülümseme! Bu yüzden diş bakımına ve beyaz olmasına oldukça özen gösteriyorum. Sürekli yeni ürünleri deneyimlemeyi de seviyorum. Burada raflarda gözüme çarpan ve Amerika’nın en büyük diş macunu markası olan Crest aslında Procter and Gamble’ın Türkiye’de sunduğu İpana markasıyla tamamen aynı içeriklere sahipmiş. Dünyada ilk defa beyazlatıcı bantları üreten bir marka olduğu için 3 boyutlu Beyazlık ailesi oldukça ilgimi çekti. Son zamanlarda market alışverişine gittiğim her mağazada ve televizyonlarda sıklıkla İpana’nın yeni ürünü olan Perfection’a denk gelince ve özellikle 3 günde %100’e kadar lekesiz iddasını duyunca denemek istedim ve hemen aldım.

İpana’nın en hızlı ve en güçlü beyazlatıcı diş macunu ünvanına sahip bu diş macunu ile deneyimlerimi sizlerle paylaşmak istedim. Diş hekimimin de daha beyaz bir diş için önerdiği İpana 3D White Perfection ile güvenle, bembeyaz gülebiliyorum.

Perfection diş macunu 3 Boyutlu Beyazlık ailesinin en ileri ve etkili beyazlatıcı diş macunu teknolojisini içeriyor. Böylece diş minesine zarar vermeden sadece 3 günde diş yüzeyindeki lekeleri %100’e kadar etkin biçimde çıkarıp ve bembeyaz bir gülümsemeye sahip olmamızı sağlıyor.
Performansına gerçekten çok şaşırdım. Etkisi inanılmaz! İlk kullanımdan itibaren bile diş yüzeyindeki lekeleri çıkarma etkisini farkediyorsunuz. Keskin nane tadıyla ferahlığı sağlıyor, böylece uzun süre ferah bir nefese de sahip oluyorsunuz. Beyazlatma etkisi bu kadar iyiyken diş mineme hiç bir zarar vermediğini bilmek de çok güzel.


Procter and Gamble’ın tüm dünyada pazara sunduğu en gelişmiş beyazlatıcı diş macunu olan 3 Boyutlu Beyazlık Luxe Perfection İpana ile Türkiye’de de raflarda yerini aldı. Denediğinizde bana hak vereceksiniz:) Kullanmadan kesinlikle inanmazdım, deneyince etkisini gördüm ve mükemmel sonuç aldım.
Tam bir bakım sağlamak için aynı ailenin Oral-B 3D White Luxe ağız bakım suyunu da kullanıyorum. O da diş macunu ve fırçasının ulaşamadığı alanlardaki lekeleri bile çıkararak uzun süre, keskin bir ferahlık sağlıyor.
Unutmadan küçük bir not ekleyeyim; P&G ve İpana ürün performansına o kadar güveniyor ki, memnun kalmazsanız paranızın 2 katını iade ediyor. Bu nedenle beyazlatıcı etkisini kendiniz de görün diye bence gerçekten denemeniz gereken bir ürün.
Ürünü satın almak isterseniz tıklayınız!


P.S. Bana bu bilgiler yetmedi, ağız ve diş sağlığı üzerine daha çok şey merak ediyorum diyenleri aşağıdaki siteye alalım.
http://www.agizbakimuzmani.com/
#ipanaperfection  #gülüşünügöster
İçerik Kaynak: http://kokoshgirl.com/
Video Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=B7MDJzarokU

Bir boomads advertorial içeriğidir.
Read More »

Yeni Kelebek'ten Haberiniz Var mı?

0 yorum

Son yıllarda özellikle de internetin cep telefonlarımıza ulaşması ile birlikte gazete okuma kültürümüzde de büyük bir değişim oldu. Hepimiz eskiden okuduğumuz gazetelerin uygulamalarını telefonlarımıza indirip bir tık uzağımıza yerleştirdik ve dilediğimiz zaman okuma özgürlüğüne kavuştuk. Önceleri bu uygulamalar benim de hoşuma gitse de zamanla gazetenin kendisini de alıp okumayı daha bir sever oldum. Özellikle de yoğun bir günümdeysem ve ders yüküm fazlaysa o gün gündemi takip etme işini biraz erteleyip sağlık – kültür – sinema – magazin gibi konuları okuyup zihnimi boşaltmayı ve faydalı bilgiler edinmeyi daha çok tercih ediyorum. Bu konuda en beğendiğim gazete ekini sorarsanız size yıllardır okuduğum ve okumaya severek devam ettiğim Kelebek’i söyleyebilirim. 

Kelebek yazılarını ve yazarlarını yıllardır severek takip etmemin yanında son zamanlardaki büyük değişiminden de bahsetmek istiyorum. Bildiğimiz Kelebek'in yanında artık bir de Kelebek 2 var. Çantaya rahatlıkla sığabilecek ve içeriği beğendiyseniz kesip saklamanızı kolaylaştıracak boyutlarıyla okuması çok keyifli olmuş. 

İçerikte neler var derseniz özellikle biz çalışan annelere hitap eden Sahrap Soysal pratik ve kolay hazırlanan yemek tarifleri veriyor. Yıllardır aksatmadan okuduğum Prof. Dr. Osman Müftüoğlu sağlıklı yaşama dair tüyolar verirken sağlıklı beslenme üzerine çok güzel yazılar yazıyor. Gazetenin en yenisi Gülben Ergen bizi Türkiye’de üstü örtülmüş ya da bizim göremediğimiz anne – çocuk – kadın konusundaki derin meselelere götürüyor. Cengiz Semercioğlu, Onur Baştürk, Melike Karakartal ve Ömür Gedik her Pazartesi magazini kendi aralarında kurduğu konseyle bize aktarıyorlar. Magazin yazıları bununla bitmiyor: İzzet Çapa, Gonca Vuslateri, ve Kenan Erçetingöz’ün iki haftada bir yayınlanacak Okey'e 4. Aranıyor bölümünde bir ünlüyü aralarına alıp sorularıyla sıkıştırıyorlar. Her Salı ise Sibel Arna oyuncuların dizilerde giydiği ve herkesin çok merak ettiği kıyafetleri mercek altına alıp “Nereden alınır?” “Fiyatları nelerdir?” gibi sorulara cevap buluyor. 


Kısacası artık daha da eğlenceli bir hal almışken çayınızı kahvenizi alıp her zaman severek okuduğumuz Kelebek'e ve dergi formatındaki yeni eke bir göz atın derim. Keyif alacağınız kesin. 
Read More »

Hassas Bebek Ciltlerine

2 yorum

Annelerin her daim bebekleri için doğru ürün arayışı içinde oldukları malum. Söz konusu bebeklerimizin hassas ciltleri ise daha da detaylı olarak ürün incelemeleri yaptığımız da bir gerçek, çünkü bebeklerimizin vücutları yetişkenlere kıyasla çok hassas ve temas ettikleri her ürün bizim için çok önemli. Özellikle de sıkça karşılaşılan pişik gibi problemli bir bölge varsa kullandığımız ürünlere daha da dikkat etmemiz gerekiyor. Bu postumda böyle yoğun nemlendirme ihtiyacı duyduğumuz problemlerde imdadımıza yetişecek bir üründen bahsetmek istiyorum: "Vaseline Baby Nemlendirici Jel"


Ben normalde bebek ürünleri söz konusu olduğunda kokulu ürünlerden hazzetmem. Fakat Vaseline Baby Nemlendirici Jel içindeki gül ve hindistan cevizi yağları kesinlikle rahatsız etmediği gibi hafif ve hoş bir koku bırakıyor. En önemlisi de yağların doğal içerikli olması. Yine aynı şekilde hipoalerjenik özelliği ile gözenekleri tıkamadan nemlendirmesi de başka bir artı. Böylece pişik için sadece sorunlu bölgeye kullanılan bir krem olmadığını, tüm vücuda da kullanılabileceğini notlarıma ekleyebilirim. 

Ürün seçerken kanımca dikkat etmemiz gereken noktalardan biri de markanın geçmişi. Vaseline 1860 yılında keşfedilmiş ve 140 yıldır cilt güzelliği ve sağlığı için araştırmalarla piyasaya pek çok ürün sunmuş bir marka. Örneğin pek çok kişi gibi benim de topuk yumuşaklığı için yıllardır kullandığım tek üründür. Vaseline Baby Nemlendirici Jel'i ise bundan sonra ben de kullanmayı düşünüyorum çünkü Nil'den sonra bende şöyle bir kanı gelişti: "Bebekler için araştırılmış ve piyasaya sürülmüş bir ürün çok daha sağlıklıdır ve biz yetişkinler de sağlığımız için bu ürünleri gönül rahatlığıyla kullanabiliriz". Bu bağlamda Nil'in pek çok ürününü ortak kullandığımızı da söylemem yanlış olmaz:) 

Bu serinin "Baby" dışında Original ve Kakao içerikli olanlarının da olduğunu öğrenince bir sonraki aşamada onları da denemeye karar verdim. Siz de denemek isterseniz uygun fiyatlı bir ürün olduğunu da belirtmek isterim. 6.95TL'ye tüm market, eczane ve parfümerilerde bulabilirsiniz. Detaylı incelemek için ise aşağıdaki hesapları ziyaret edebilirsiniz.



Read More »